10 Ocak 2011 Pazartesi

HASTA ADAM MI? VOLTRAN MI?

HASTA ADAM MI?  VOLTRAN MI?
Üniversiteden mezun olalı bir sene oldu. Öğrenim hayatım boyunca “aktif siyasette” bulunmadım. Yani ne bir molotof kokteyli ne de bir yumurta fırlattım. J Bu durumda birçoklarına göre üniversite yıllarımı boşa geçirmiş sayılabilirim. Ancak ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Her zaman gündemin içinde kalmayı başarmak bence aktif siyasette olmakla eş değerdir.
Yalnız yaşım gereği olsa gerek dış politikamızı Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana irdeleyecek birikimim olmadığını düşünüyorum. Binaenaleyh ben de gündemden biriktirdiklerim ve okuduğum kitaplarla bir yazı oluşturmaya karar verdim.
Türk dış politikasını değerlendirmek için bir çok perspektiften bakmak gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden farklı başlıklar altında Türkiye’nin penceresinden dünyaya benim gözlerimle bakacaksınız.
Pencerenin dışında hayat nasıl?
Öncelikle dış politikayı konuştuğumuza  göre ilgilendiğimiz ülkelere bir göz atalım. Bakalım onların dış politikadan kasıtları neler? Bir terslik yapıp uzaktan yakına doğru gelmek istiyorum.
 Uzak Doğu dediğimiz ülkeler yıllar boyu Türk egemenliğinin sürdüğü topraklar üzerindedir. Onların da tarih boyunca dış politikalarını Türkler meşgul etmiştir. Ta ki Türkler Orta Asya’yı terk edene kadar. Ancak o saatten sonra rahat bir nefes alabilmişler ve birbirleriyle uğraşmaya başlamışlardır. En nihayetinde dünyadaki globalleşme rüzgarlarıyla Uzak Doğu da artık yakın hale gelmiş ve dünya sahnesinde rol oynar olmuştur.
Yine uzaklardan bir ülke Amerika Birleşik Devletleri… Gerçi bunu sona saklasam da olurmuş .J
Amerika dediğimizde nedense aklıma mini Avrupa geliyor. Bunun nedeni onun bir parçası olarak kurulması olabilir mi bilmiyorum. Bu konuyu ileride ele almam muhtemel görünüyor. Amerika dediğimizde öncelikle insan haklarını gözeten, demokrasiden ve adaletten taviz vermeyen, dünya barışından yana bir ülke aklınıza gelebilir-di-. Maalesef bunlar oldukça geçmişte kalan klişelerden öte bir şey değil. Günümüzde hala bu kavramlar üzerinden dem vurmaya devam etse de aslında Amerika da kendi çıkarları söz konusu olunca  hiçbir halkın geleceğini ve haklarını göz önünde bulundurmayan bir ülkedir.
            Bir adım daha yaklaşıp da Avrupa’ya baktığımızda dış politikalarının oldukça büyük bir bölümünü her zaman Türklerin kaplamış olduğunu ve kaplamaya devam ettiğini görmekteyiz. İngiltere için ne derler bilirsiniz “Üzerinde güneş batmayan ülke”. Boşuna da  dememişler. Çünkü yayılmacı bir politika izlemekten hiçbir zaman vazgeçmeyen bir ülkeden bahsediyoruz. Fransa, Almanya, İtalya vb. ülkeler sadece ağabeylerinin açtığı yolda gösterdiği hedefe yürümekten geri durmayan kardeş ülkelerdir. Bir de  kazandibi  olan Amerika’yı da unutmamak gerekir.
            İran ise bizler Anadolu’ya yerleştiğimizden beri rekabet içinde olmaktan ayrı duramadığımız bir ülkedir. Batı Asya’da iki büyük gücün olması pek muhtemel görünmüyor zaten. Nitekim İran da dış politikasında Türklerle uğraşmaktan geri duramamış bir ülkedir.
            O dolaylarda yaşayan bizim bir parçamız olarak doğmuş bir millet daha var. “Tebayı Sıddıka” diye anılan ancak bu sıfatlarından şüphe ettiğimiz Ermenileri dış politikamızın uzağında tutmamız mümkün değil. Her yıl var olduğundan çok emin oldukları bir soykırım olayını gündeme getirmekten geri kalmayarak Türkiye’yi meşgul eden bir ülkedir.
            En nihayetinde Arap yarımadası ve Afrika… Afrika’nın kuzeyi ve Arap Yarımadası, Doğu Avrupa gibi yüzyıllar boyunca Türk egemenliğinde kalmıştır. Türklerden ayrıldıktan sonra ise aradaki bağları asla koparamamışlardır.


                 Pencerenin içindeki hayat
         Pencerenin içinde, birbirinden oldukça farklı karakterde hane üyeleri gibi birbirinden farklı olaylar var. Hepsi de dışarıya göstereceğimiz yüzümüzü belirliyor.
            Önceliği gelişmekte olan hatta oldukça geliştiği de söylenen Türkiye ekonomisine vermek istiyorum. Cumhuriyet kurulduğu yıllarda elde avuçta kalanlarla kurulan bir ülke elbette ekonomisini öncelikli olarak tarıma dayandırır. Siviller elinde ne var ne yok devlete verdiği için mecburen de devletçilik politikasını izler. Dünyada liberal ekonomi dalga dalga yayılırken Türkiye devletçilikte ısrar eder. Bu arada Türk halkı , geçmişi çok yıpratıcı olduğu için midir yoksa güvendiği başkaları olduğu için midir bilinmez, devletin kurumlarında eş dost akraba çay kahve içmekten çalışmaya vakit bulamazlar.( Bunu söylemek çok içimi acıtıyor ama çuvaldızı kendimize dürtmeden duramıyorum. Ne yazık ki tembel bir milletiz.) Türkiye ne zaman özelleştirmelerin önünü açar o zaman ekonomisi gelişmeye başlar.
 Bakınız Türkiye 80’lere kadar kendi içindeki sağcılarla solcularla boğuşmaktan vakit bulup da dünya sahnesinde figüran da olsa bir rol alamamıştır. İç huzuru sağlayamadıkça dışarıya yönelmemiz neredeyse imkansız. Taşları yerine oturttukça yükselen duvarda hala gedik yerler olduğu da gözlerden kaçmayacak bir şey. İçeride birlik oldukça dışarıya karşı daha sağlam durduğumuz bir gerçektir. İç politikada taviz verilmeden ilerlendiği dönemlerde dış politikada da adı anılır bir ülke olduğumuz gibi. Sanırım hemen hemen herkes bunu görebiliyor. Yani güçlü bir dış politika için sağlam iç politika şart. Tersten gitmeyi seven bir insan olduğum için olaya bir de şu yönden bakmak istiyorum: Acaba dış politikamız da iç politikamızı etkiliyor mu? Bu sorunun cevabını ileride açacağım bir başlıkta vereceğim.
            Bir de bu ülkenin eğitilmiş genç nüfusu var. Hani hep şu dünyanın yeri geldiğinde gözünü korkutan yeri geldiğinde bizim de tabir-i caizse hava bastığımız genç nüfusumuz… Ben bu ülkede daimicilik ve esasicilik eğitim felsefelerine göre eğitilmiş fakat fazla bir şey öğretilememiş gençler görüyorum. İnsanlarımızın çoğu mezun olduğu alan üzerinde çalışmıyor. Liseyi hatta üniversiteyi bitiren bir genç öğrendiklerinin ne anlama geldiğinin, neyi nerede nasıl kullanacağının farkında değil. Bütün bunların farkında olanlar ise çoktan ülke sınırları dışına çıkmış durumda. İşte o yükselen duvarda gözüme çarpan en büyük gedik bu maalesef…
Sanki buraya kadar hep olumsuz şeyler anlatmışım gibi görünüyor ama öyle değil. Bu pencerenin içinde bir de çeşitlilik, zenginlik var ki bunu anlatmak inanın bir blog yazısına sığmaz.
Kısaca şöyle diyorum ben: Bu ülkede bir voltran yatıyor.J Hepsi birbirinden farklı özelliklerde beş aslan bir dev robot oluşturuyordu , hatırlarsınız… (Yine de hatırlamayanlar için bir resim ekliyorum. Çocukluğumun çizgi kahramanı) İşte Türkiye bir voltran bence. Tek tek o beş aslanı alt etmek kolay ama bir aradayken asla.
Pencereden dışarı elini uzatmak
Ben burada yukarda bahsettiğim noktaları bir araya getirmek istiyorum.
Yıllar yılı biz bu topraklar üzerinde yaşadık. Her ne kadar ülkemizde ki bazı kesimler kabul etmese de biz buraya gökten zembille inmedik. Atalarımız buradaydı. Biz Osmanlı İmparatorluğu’nun torunlarıyız. Bütün dünya bunu böyle kabul etmekte zaten. Yalnızca çok yüksek sesle dile getirmiyorlar.
            Atalarımız, zamanında buralarda kırk çeşit millet ile barış içinde yaşamıştır. Onlara saygı duymuş haklarını gözetmiştir. Biz yayılmacı politikayı her zaman reddettik. Aksi geçerli olsaydı gittiğimiz her yerin kaynaklarını kendimize aktarır, oranın halkını perişan ederdik. Bakınız bizler Kuzey Afrika’da yaklaşık 500 yıl hüküm sürmüşüz. Ancak oraya hizmet götürmekten gayri çabamız olmamış. O zamanlar petrol mü vardı ki onun için istila etmiş olalım. Kum, deve ve hurma hepsi bu... Bakınız ki kimseyi de Türkçe öğrenmeye zorlamamışız. Ancak Fransa,50 yıl kadar süreyle Kuzey Afrika’nın batısını istila etmiş, yer altı ve yer üstü kaynaklarını ülkesine aktarmış ayrıca insanları Fransızca öğrenmek zorunda bırakmıştır. Neredeyse bütün Faslılar anadilleri gibi Fransızca konuşurlar.
            Buradan şuraya bağlanmak istiyorum. Avrupa ve Amerika yayılmacı politikaları sonucunda mı sanayi devrimini gerçekleştirdi yoksa sanayi devrimi gerçekleşti diye mi yayılmacı politika izledi? Herhalde durup dururken “Yahu dokuma makinesini nasıl yaparım acaba?” diye düşünmemişlerdir. Dışarıdan gelen hammaddeyi işleme ihtiyacı duymuş olsalar gerek çünkü hiçbir icat ihtiyaç olmadan doğmaz. Siyah çay bir tesadüf sonucu keşfedilmiştir. Hindistan’dan yeşil çay yükleyip İngiltere’ye dönen gemi okyanusta su alır, gemiciler de çaylar kurusun diye güverteye sererler. Güneşten kuruyan çay siyaha dönüşür. Daha sonra bunun işlenmiş çay olarak imal edilmesi gerçekleşir ve dünyanın en iyi çayı İngiltere’ye mal edilir. Bu sadece bir örnek. Yani ülkelerin ekonomik durumları dış politikayı etkilediği gibi ülkelerin dış politikaları da ekonomilerini diğer bir deyişle iç politikalarını etkilemektedir. Bu da bir önceki başlıkta sorduğum sorunun cevabının bir kısmıdır.
           
Şimdi bizler kalkıp da bunları örnek alacak değiliz. Fakat Türkiye’nin yürüttüğü güçlü dış diplomasiler beraberinde ticari anlaşmaları da getiriyor. Bu da gelişen Türkiye ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor diyebiliriz. Ekonomi ve iç-dış politika bir üçgen şeklinde dönüşümlü olarak birbirlerini etkilemektedirler.
            Bakınız bir de şu noktada elinizi pencereden uzatmanıza yardımcı olayım. Televizyonlarda sürekli görür hale geldiğimiz haberler var . Amerika’daki Türk doktor kanser teşhisi için kan testi geliştirdi ya da İngiltere’deki Türk doktor kanser ilacı geliştirdi. Hatta yurt dışında  televizyonlarda program yapacak kadar fenomen haline gelmiş doktorlarımız… Bu insanların hep kırk yaş dolaylarında olduğuna dikkat ettiniz mi? Benim hatırladığım kadarıyla da çok sıkıcı olan 90’lı yıllar bir çok insanı mesleklerinde ilerlemek için uygun imkanları bulamadıklarından olsa gerek ya da Türkiye’nin geleceğinden pek ümitli olmasalar gerek yurt dışına göç ettirmiştir. Ne büyük bir kayıp diye düşünüyorum. Fakat şimdilerde şunu görüyorum ki yurt dışına gidenler sadece alabilecekleri başka bir şey var mı diye gidiyor. Araştırmalarını tamamlayınca Türkiye’ye dönmek istiyorlar ve dönüyorlar. Bu da duvarlarda ki gedikleri biraz da olsa kapattığımızı gösteriyor.
            Hasta adam artık pencerede
 Hasta adam artık pencerede çünkü iyileşti ve temiz hava alıyor. Şimdi yukarıda sürekli açtığım ve kısa kısa değinip kapattığım başlıkları genel bir bakış açısı yakalamaya yaklaştırıyorum.
Vakt-i zamanında bu memleketi hasta adam olarak görmüşler. Halbuki onların bir seferde ham yapacakları kadar hasta değil. Onlar bizi parça parça yiyebileceklerini düşünürken bir anda hasta adam Voltran olmuş. Hepsini yenmiş. Sonrasında bakın ne olmuş.
Amerika, Ruslara kabadayılık taslayacağım diye gelmiş demiş ki “Bu adam hasta, ona dokunursan seni gebertirim.” Memlekettekiler de ses çıkarmamış. Yahu ne hasta adamı Voltran o! Yedi düveli kovaladı. Sonrasında malumunuz Amerika bizim ebedi müttefikimiz olmuş (Öyle ki dünyayı sarsan Wikileaks bu ilişkiye fiske bile vuramadı.). Gelmiş bu ülkeye füzelerini koymuş. Sonra canı istemiş çekmiş. Ama biz ona hiç hayır dememişiz. Yukarıda demiştim ya millet bir şeylere mi güvenmişte yan gelmiş yatmış diye. Acaba güvencemiz bu olabilir miydi o dönem bilemem. Sadece bir düşünce işte. Bu arada öyle çok bir ferahlık da olmamış memlekette.
Şunu çok iyi biliyorum ki 2000’ler Türkiye için hızlı değişim rüzgarlarının estiği yıllardır. Bunu da şu örneklerle ve sorularla ortaya koyabilirim. Mesela 99’ da ülke çok fena bir ekonomik krize girdi. Resmen çöktük (bunu söylemek fazla olmaz). Sonra bakınız barış ve demokrasi yanlısı Amerika Afganistan’a ve Irak’a savaş açtı. Bizden de 1 Mart’ta teskere istedi. Pek vermek istemedik ama sonra dış ilişkilerimiz riske girdi ve kuzu kuzu teskereyi çıkardık meclisten. İncirlik’ten uçaklar havalandı vs. Sonra Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına bir şeyler geçirdiler. Halk şöyle yüksek bir ses çıksın istedi. Ama kim ne dedi, duyan bile olmadı. Nasıl olsun ki? Krizden yeni çıkmış bir ülke, IMF’ye borçlar yığılmış, elde avuçta gözle görülür bir ticaret geliri yok. Dedik ya ekonomi dış politikanın bel kemiği diye. Zaman geçtikçe özelleştirme ivme kazandı. Devlet kamburlarını atmaya başladı. Özel sektör güçlendi devleti de güçlendirdi. Sonra Türkiye’nin AB üyeliğini istemeyen bir kişi için (Rasmussen) Türkiye’nin onay vermemesi dünyaya dert oldu. Türkiye “IMF ile anlaşma yapmayacağım borçlarımı ödeyecek kadar güçlendim.” dedi. “Yok sen güçlenemezsin illa ki borç para alman lazım.” dediler. Gelin görün ki biz dış borcumuzu kapatacak seviyeye geldik. Daha sonra İsrail lideri Türk başbakanından fırça yedi J Ardından bir gemimize saldırdılar canlarımızı aldılar, canımızı yaktılar. Birden Türkiye kükredi. Ee ne de olsa Voltran değil mi? En son ise yapılacak füze kalkanı için Türkiye’nin şartları ne olacak acaba diye düşünmeye başladılar.
Mesela şu diaspora meselesi de bu kulvarda söze dahil olmayı hak ediyor. Öncelerde Türkiye sanki bir suçlu gibi sadece ben yapmadım demekle yetinen bir ülke idi. Şimdilerde bakın diyoruz ki “Arşivleri açalım, ne var ne yok dökelim ortaya. Ak koyun kara koyun ortaya çıksın”. Bakın böyle deyince ses çıkmıyor onlar kendi kabuğuna çekiliyor. Sadece bir anıta çiçek koymaya başlıyorlar. General Harbord raporunu okumamışlar gibi gidip Amerikalıları ve Avrupalıları kandırmaya çalışıyorlar. Sonra Türkiye devreye girdiği birçok noktada bu yalanı bertaraf etmeyi başarıyor.

Peki Voltran’ın sesi yedi senede nasıl oldu da bu kadar yükseldi? Çünkü bizler savaşçı değil barışçı bir dış politika ile geçmişten getirdiğimiz köklü bağlarımıza tutunarak komşularımıza ve ötesine el uzattık. Onlar da elimizi tuttu. Kaç ülke ile vize problemini kaldırdık bir bakın. Kaç ülkeye Türk firmalar ihracat yapar oldu, kaç ülkenin iç pazarında vergi indirimi hatta muafiyetinden faydalanıyoruz bir bakın. Aman eksenimiz mi kayıyor diye evhamlara kapılanlar da oldu. Artık hasta adam Avrupa’dır. Bir bataklıktan öte hiçbir şeye benzetemiyorum. Hepsi el ele tutuşmuş batıyor maalesef. Bu bataklığa sürüklenmektense kendi ayaklarımız üzerinde güçlü bir ülke olmayı yeğlememiz gerekiyor.
Şimdi dışarı çıkma zamanı
Neden mi dışarı çıkma zamanı diye düşünüyorsunuz? Çünkü hava çok güzel.J
Hava da hala rüzgar var dikkatli giyinmek gerekiyor yine de.
Bizim mazimizde yüzüne bakamayacağımız devlet yok. Bunu özellikle Ermenistan için söylüyorum. Lütfen herkes Nobel ödülüne aday olmadan önce açsın bir okusun. İsteyen herkes bugün tarihi belgelere ulaşabilir. Ermeni nüfusu neymiş de tehcir sonrası ne olmuş. Dünyanın gözünün üzerimize döndüğü anlarda onlar hemen bu malzemeyi ortaya koyuyorlar. Bir Eurovision şarkısını bile bu malzemeden üretiyorlar. O halde biz de Altın Portakal Film Festivali’nde bu yalanı açığa çıkaran bir belgesel film gösterelim. Kültür başkenti seçilen İstanbul’da bir fotoğraf sergisi düzenleyelim. Bunu yapacak tarihçilerimiz, sanatçılarımız yok değil ki. Ben TTK eski başkanı Yusuf Hallaçoğlu’nun birçok kitabını okudum. Anlamak için dahi olmaya da gerek yok. Ermeni çetelerinin bizlere ettiği zulümler şöyle dursun kaç tane diplomatımızı şehit ettiklerini ve hatta Hınçak ve Taşnak grubunun hala Ermeni meclisinde olduğunu hatırlamalı ve dünyaya hatırlatmalıyız. Artık sesimiz bunları duyuracak kadar gür çıkıyor. İstiklal Marşı’mız bile “Korkma!” diyor bize değil mi?
Dışarı çıkarken kafamızı kaldırınca iki kardeş ülkenin (Kuzey- Güney Kore) birbirlerine diş bilediğini, arkalarında iki devin (Amerika ve Çin) ellerini ovuşturduğunu, başka iki kardeşin (Kazaklar ve Özbekler) birbirine düştüğünü, bir yavrunun (Gürcistan) babasına (Rusya) saldırdığını, avcıların (Amerika ve İsrail) pençesinde can çekişen ot oburları (Afganistan, Irak, Filistin) göreceğiz. Fakat bizim mazimizin temiz olduğunu belirtmiştim. Bu nedenle dış politikada bize kapısını kapatacak bir devlet olamaz. Hele ki bu zenginlikler bizde olduğu sürece. Memleketimde bir karış toprak, bir avuç su, bir nefes hava yoktur ki bir başkası göz dikmemiş olsun.
Türkiye dünyada lider olmak istiyor. Bunun içinde yapmamız gereken birkaç şey kaldı diye düşünüyorum. Öncelikle şu Voltran ruhunu bir yakalayalım. Daha özgürlükçü daha demokratik olalım. Bırakalım kim ne giyiyorsa giysin,ne yiyor içiyorsa yesin içsin,yazıp çiziyorsa yazsın çizsin. Bunlarla bu ülke yıkılmaz. Aksine daha da güçlü olur. Yeri geldiğinde bir olmayı bilelim. Gelirlerimizi daha adaletli dağıtmaya özen gösterelim. İnsanlara iş kapısı açmak devlet de dahil herkesin öncelikli görevi olmalı. Sonrası ise çalışmak ve çalışmak.
Biz geçmişimizden güç alarak geleceğe güçlü adımlarla yürüyoruz ve daha da güçlenerek devam edeceğiz…

Size görüşlerimi çeşitli parçalarla sunmaya çalıştım. Türkiye penceresinden dünyaya benim gözümle gökkuşağı renkleri bir bakıştı işte…
(2.BAŞLIKTA SÖZ VERDİĞİM RESİM )

                                                                                                                 YAZAN :    RUZİYE GÜT

2 Kasım 2010 Salı

Babacığım Elma Dersem Çık


:::..BABAM ' A..:::





Babacığım elma dersem çık
Armut dersem çıkma
Babacığım elma
Elma! elma! elma!
Babacığım mızıkçılık yapma
Haydi çık artık
Saklandığın topraktan ama

Babacığım
canım babacığım
Ne olur babacığım

Duy sesimi
Bak bağırıyorum
Avazım çıktığı kadar
Yetim yavrunun
baba hasretiyle
Yanan yüreğinin
Feryadını duy
Duy ne olursun
duy artık ama

babacığım akşam oldu
Annem merak eder
Ben gidiyorum


babacığım
Yarın yine selvi ağacının altında
misler gibi çiçek kokan
saklandığın toprağının başındayım

seninle saklambaç oynayacağım
elma dersem çık
armut dersem çıkma diyeceğim

sonrada
elma elma elma diye
tüm yanık yüreğimle feryat edeceğim
yine sesimi duyan yürekleri
delip geçeceğim
yakıp geçeceğim

defalarca toprağına sarılıp
hasretle özlemle öpeceğim
ta ki akşam olana kadar
sonrada
annem merak etmesin diye
evime gideceğim

babacığım merak etme
yarın yine geleceğim...

 

Bugün babamı kaybettiğimiz gün..Mekanın cennet , ruhun şad olsun babacım..Seni çok seviyoruz..

28 Ekim 2010 Perşembe

MUSTAFA AMCAM VE SEHPASI



Çocukluğumun en güzel hatıralarından, isim babamız, ahşap işleme ustası, nur yüzlü, hafız mustafa amca....
  
 Yukarıda resimleri bulunan sehpayı, mustafa amca hiçbir alet ve çivi kullanmadan, sadece kıl testere yardımıyla, parçaları birleştirerek yaptı.Yaşlı ve hasta haliyle aylarca emek verdi.Kayseri iş adamları, bu nadide eseri Abdullah gülün makam odasına hediye göndereceğini söyledi ve satın almak istedi.Fakat almadı ve sehpa mustafa amcada kaldı.
 
 Hasta olan mustafa amcama Allah tan acil şifa diliyorum..Bu muhteşem eserinde layık olduğu yerde, layık olduğu değeri göreceğine inanıyorum..

 
  
 
 
  1.  

24 Ekim 2010 Pazar

YAĞLI BOYA TABLOLAR...

ARKADAŞIM FATOŞUN YAĞLI BOYA TABLOLARINDAN BİRKAÇI..ELİMDE SADECE BUNLARIN RESMİ OLDUĞU İÇİN DİĞERLERİNİ YAYINLAYAMADIM..HEPSİDE BİRBİRİNDEN GÜZEL.ÖZEL KURS ALMADAN TAMAMEN KENDİ YETENEĞİ SONUCUNDA ORTAYA ÇIKTI BU TABLOLAR..PROFESYONEL BİR ORTAMDA PROFESYONEL ÇALIŞMALARLA ÇOK DAHA GÜZEL RESİMLER ÇİZECEĞİNE İNANIYORUM ARKADAŞIM...BUNLAR TELEFONDAN ÇEKİLMİŞ RESİM
LER OLDUĞU İÇİN ÇOK NET DEĞİLLER AMA BEN GERÇEKLERİNİ BİZZAT GÖRDÜM :) ÇOK GERÇEKÇİ DURUYORLAR...BLOGUMDA ARKADAŞIMIN BU YETENEĞİNE YER VERMESEM ÇOK AYIP OLURDU..:) ELLERİNE EMEĞİNE SAĞLIK FATOŞCUM..EĞER İLERDE AÇ KALIRSAK BENDE SENİN BU YETENEĞİNDEN YARARLANMAYA KARAR VERDİM :) SEN ÇİZERSİN BEN SATARIM..EH NEDE OLSA ESNAF RUHUMUZ VAR..:)
(Yazınıda sarı lacivert yazdım  hadi buda benden sana kıyak olsun :P ))

22 Ekim 2010 Cuma

Hikâye..

  Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı.Uzun saçlı bir delikanlı ona aşık oldu.Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor ama bir kerecik olsun feryat etmiyor, ah demiyordu.Hak bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı.İçlerinden birtanesi bile delikanlıya kıza layık görmüş değildi.Nihayet kız babasına,
__Bu bela niceye dek sürecek, dedi;beni bu halden kurtar, artık utanıyorum.
  Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti.Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, gözyaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi.Ve nihayet sultanda kızı uğruna can feda edecek olanın halini görmek istiyordu.Herkes hazır olunca bir asker delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı:
__Ey aleme adalet veren sultan, dedi; senden bir dileğim var, bir parçacık beni dinle!
   Sultan hışımla karşılık gösterdi:
__Canını bağışlamamı istiyorsan nafile şuanda seni öldürtmekten daha büyük bir arzum yok.Saçımdan sürükletme, bir anda öldürecek yol tut diyeceksen, ahdettim, senin, kanını at nallarına çiğneteceğim.Kızımla bir kaç dakika yalnız kalayım diyeceksen, onun bir tel saçını bile saba reva görmem, artık onun yüzünü göremeyeceksin....
__Hayır ey her yaptığını güzel yapan sultan, dedi delikanlı, canımı bağışlamanızı istemiorum sizden.Kızınızı bana göstermeyeceklerinide biliyorum.Atların ayağı altında sürüklenmekonusuna gelince, bunada itirazım yok.Benim sizden isteğim tamamen başka.
__Söyle o vakit nedir dileğin?
__Elbette bugün beni öldürecek, at nalları altında hor ve hakir bir halde kanımı toprağa karıştırcaksın.Dileğim o ki beni onun atının ayağına bağlayıp sürüklet.Çünkü ben o ay yüzlünün yolunda ölünce ancak diri olabilirim.''(...............................................................................................................................
.............................................................................................................................................................
.............................................................................................................................................................
..........................................................................................................................................................)

5 Ekim 2010 Salı

ÇİLEK MODELLİ ÖRGÜ

İnternette görüp beğenip örmeye karar verdiğimiz ceket..erkek çocuğuna olurmu olmazmı diye çok düşündük esra ile ve olucağına karar verdik.Yanda gördüğünüzü esra oğlu ahmet efe için ördü..:) kendi ördüğümün resmini çekmediğim için yayınlayamadım ama esranınkinden ziyade  modele daha çok benzedi :) Arkadaşım çiğdemin bebeği için ördüm.. yani ELİZAN için..elizanın dünyaya gelmesine 2 ay kaldı..inş. 7 ay sonra örgümü elizanın üzerinde görücem...Hayırla gelmeni bekliyoruz elizan..

29 Eylül 2010 Çarşamba

ACI SOS

Kaldığımız yerden devam edelim dedim. Hamsili pilav için acı seven olabilir diye bir yorum geldi ve bu da sizlere bu tarifi göndermeme vesile oldu.
Malzemeler:
5 kg salçalık kırmızı biber (tatlı)
1 kg cin biberi
1 kg hazır domates salçası
1 çay bardağı tuz
1 su bardağı sirke
1 su bardağı zeytin yağı
1 bağ maydanoz
5 baş sarımsak
1 tutam kuru reyhan
Yapılışı:
Yıkayıp robottan geçirdiğimiz salçalık biberler ile cin biberlerini derince bir tencerere kaynamaya bırakıyoruz.(Ancak ben salça kaynatır gibi leğende kaynatmanızı öneririm). Bu iki biber suyunu çekip koyulaşana kadar kaynatıyoruz. Ocaktan alır almaz sıcağıyla beraber kıyılmış maydanoz,sarmısak,salça v.s. kalan bütün malzemeyi ekleyip karıştırıyoruz. Soğuyunca küçük kavanozlara bölebilirsiniz.
Tavsiye: Kısa süreli tüketim isteyen ya da kısa sürede yapmak isteyenler oranları aynı olacak şekilde malzemeyi azaltarak da yapabilirler.
RUZ

27 Eylül 2010 Pazartesi

aşk üzerine dedikodu...


  Aşk yalnızca bir bakıştır.gerisi ve sairedir... O ilk bakıştan sonra aşık durmadan sevgiliyi seyretmeye ,onu görme arzusu duyar.Çünkü göz ruha açılan büyük bir penceredir.Gönlün sırlarını keşfe çalışır ve en gizli düşünceleri bile açığa vurur.Aşıkın gözü sevgiliden başkası üzerinde eğleşip durmak istemez.Mıknatıs, çekim gücünü göz ile sevgili arasındaki ilişkiden almıştır.Dilbilgisinde sıfatın isme uyduğu gibi,gözde sevgiliye uyar,onda eriyip sonsuzluğa karışır.
  Eğer sevgiliden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olunmuşsa aşk kapıda demektir.Bu durumda sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek ,ileri sürdüğü herşeyden dolayı hayret etmek ,saçma sapan,hatta yalan şeyler bile konuşsa ona hak vermek,haksız olduğu zamanlarda bileonu doğrulamak,ne yaparsa,ne derse,peşini sürmek,hep aşkın halleridir.Hatta birbiriyle çelişkili haller bile aşk için söz konusudur.Ayrılık acısının aşıka hoş gelmesi,zamanla ondan zevk alması gibi.Aşk ilerleyince sevgilinin derdini çekmek mutluluk olabilir.Tabiatta herhangi birşey haddini aşınca zıddına dönüşür.At arabasının tekerlerı çok hızlı dönmeye başlayınca sanki tersine dönüyor gibi görünür.O halde bütün üzüntülerin sonu mutluluk,bütün gülmelerin sonu gözyaşıdır.Sevincinde ,hüznünde aşırısı insanı öldürür.Kahkahalarla gülen kişinin gözünden sonunda yaş akar.
  Yıldız sürülerinin çobanları da ,olsa olsa yalnızlığı seçip inzivaya çekilen ve orada öylece ağlayıp duran aşıklardır.Onlar, gecelerin bitmez tükenmez uzunluğunda yıldızları sayıp yıldız yıldız gözyaşı dökerler.Aşıkların gözkapaklarıdır ki bulutlara bu konuda ders verir.Eğer batlamyus yaşıyor olsaydı,yıldızların akışını gözlemlemek için aşıklardan kendisine gözlem ekibi kurardı.Eski bir doğu şiirinde ''Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir/Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat''denilmiştir...
( Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler asla bilemezler.Onun hangi si olduğunu ancak gama müptela olmuş aşık bilir..)

25 Eylül 2010 Cumartesi

Kapıldım gidiyorum.....


Nev- aksam misafiri - kapildim gidiyorum
Yükleyen Ruzgarsiz. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına
ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına
ayrılık görünmüşken yar tutmuyor elimden
misafirim bugün ben gurbet akşamlarına

Çok güzel bi şarkıyı çok güzel yorumlamış ..Alııııpp götürüyor insanı

24 Eylül 2010 Cuma

BİZİM İÇİN EN DEĞERLİ KLASİK


75 MODEL MERCEDES DİZEL :) HEPİMİZ İÇİN AYRI BİR YERİ OLAN BABA YADİGARİ BU KIYMETLİYİ DİĞERLERİNDEN AYRI KOYMAK İSTEDİM.10 SENE YATMASINA RAĞMEN FABRİKADAN ÇIKMIŞ GİBİ GELİN ARABASI OLDU..

KLASİK ARABA FUARINDAN GÖRÜNTÜLER









2009 kayseri klasik arabalar fuarında çektiğim resimler..nostalji vazgeçilmez.öyle değil mi?..

Düzeltme

Merhabalar.. Hamsili pilav tarifinde bir iki hatayı düzeltmek istiyorum.Asistanım yanlış bilgi girmiş.
- Malzemelerde 1 tatlı kaşığı tatlı toz biber değil 1 çay kaşığı tatlı toz biber.
-Pirince göre koyacağınız su 1 ya da 1.5 bardak sıcak su olmalı. pilavı neredeyse pişmiş olarak hamsilerin içine yerleştiriyoruz.
Bu iki ufak hata için affınıza sığınıyorum.Afiyet olsun...
RUZ

23 Eylül 2010 Perşembe

YOĞUN İSTEK ÜZERİNE HAMSİLİ PİLAW TARİFİ:)

İÇ PİLAW: MALZEMELER
- 1 su bardağı pirinç
-1 paket dolmalık fıstık
- 1 paket kuş üzümü
-1 tatlı kaşıgı tuz,1 çay kaşıgı tarçın,1 çay kaşığı kimyon,1 çay kaşığı köri,1 tatlı kaşığı tozbiber,1çorba kaşığı ayçiçek yağı

YAPILIŞI

Tavaya ayçiçek yağını alıp fıstıkları kavuruyoruz.ardından kuş üzümlerini biriki çeviirip:) üzerine sıcak suyla yıkadığımız pirinçleri ekliyoruz.pirinçleri koyar koymaz tuzu koyuyoruz(Pirinçlerin kırılmasını önler).pirinçler tane tane dağılana kadar kavuruyoruz.ardından 1 yada 1.5 su bardağı( pirince göre) sıcak su ekleyip baharatları koyuyoruz pişmeye bırakıyoruz.

dipnot: tarçın ve köri yoğun baharatlar oldugu için arzu edenler biraz daha az koyabilir.

Yarım kilo hamsiyi yıkayıp kılçıklarını çıkarıyoruz.küçük teflon tavayı yağlayıp dış yüzünü mısır ununa buladığımız hamsileri kuyrukları ortada olacak ve birbirlerinin üzerine basacak şekilde diziyoruz.ortaya pilavı kubbeleyecek şekilde yerleştirip kalan hamsileride mısır ununa bulayıp pilavın üzerini komple kapatıyoruz.yüksek ateşte bir yüzünü kzıarttıktan sonra tavanın kapağı yardımıyla çevirip diğer yüzünüde kızartıyoruz..hamsili pilavımız servise hazırdır..(Süsleme kısmını kardeşim fatoş ve arkadaşı fatoşa bırakıyorum limon koycaklar üzerine:) en önemli işi onlar yapıcak:):) )
dipnot:büyük tavada denemeyin dağılma riski yüksek zaten bu haliyle 4 kişiyi ziyadesiyle doyuruyor..
AFİYET BAL ŞEKER OLSUN.....:))

Hamsili pilav

Görünüşü kadar tadı güzel olan hamsili pilavv..yapılışı çok zahmetli ama verdiğin emege değiyor..ustası ruzişin eline sağlık..süslemede emeği geçen arkadaşım fatoşunda eline sağlık..(elinde bu tabakla olan resmini yayınlamadım fatoşcum kızarsın diye korktum :):) ) ee benimde elime sağlık tabi en önemli iş olan resmini çektim okadar :)

22 Eylül 2010 Çarşamba

En sevimli yaş pasta

Biraz suratsız bi tavşan olmuş ama yinede kulağındaki bonibonlarlar çook güzel görünüyor..Ellerine sağlıık arkadaşım..

Biri Düğün Eder,Biri Matem Tutar

ZİYA PAŞA Terci-i Bend de hayattaki tezatlı sahnelere işaret ediyor,bir de diğerine bakın,diyor.

Güller güler figanla geçer ömr-i andelib
Bimar ihtizarda ücret diler tabib

Şair diyor ki: Güller açılır; goncalar gül olup açılır saçılır; etrafa neşe saçar,bayram ederler. Fakat onların karşısında bülbül feryad ü figan eder. Biri düğün bayram eder, birisi matem tutar, inler feryad eder...
Yine bir hasta yatağında, son nefesinde can vermek, ruhunu teslim etmek üzeredir. Onun ruhunda da kim bilebilir ne güller açmakta ne güzellikler doğmaktadır. Çoluk çocuğu, yakınları, etrafında döğünür, feryad eder, ağlarlar. Fakat muayeneye gelen doktor, "Benim ücretimi kim verecek?"diye,bu sahneye ilgisiz, parasını ister.
Rabbim bu ne tezatlı sahnedir. Bu dünyanın,bu beşerin, insanların hali nedir? Senin bu tecellilerin karşısında akıllar hayrette kalır. Ancak seni tesbih ve tenzih etmekten,senin hikmetine teslim olmaktan başka bir çıkar yol bulamazlar...

20 Eylül 2010 Pazartesi

BLOGA İSMİNİ VEREN KİTAP..

Kapa gözlerini ve dinle sakî, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. Rüzgârları toplayan hüzünler aşklar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında ışıklar yas tutar gibi laleler ağlar seher vakitlerinde.
Uyan sakî, lale devrindeyiz!..
Lale devrinde uyanıyoruz, yazarın bize “Uyan ey Sakî!” diye seslenmesiyle. Gözlerimizi Lale Devri’nde açıyoruz.
Bir aşk cinayetiyle başlayan yolculuğumuzda bizlere kimler kimler eşlik ediyor. İshak Efendi, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, III. Ahmet ve gönünllerin şuh şairi Nedim.
Yolculuğa bir delinin ve bir aşığın başından geçenlerle başlıyorsunuz. Sonra mesela bir aşığın meselesinden çıkıp, bir İstanbul, bir imparatorluk meselesi haline geliyor.
700 yıl hüküm süren bir imparatorluğun belki de en hüzünlü 12 yılı konu oluyor romana. Belki de hüznün ve mutluluğun en fazla bir arada olduğu ve en fazla yollarının kesiştiği bir dönem.
İstanbul’un güzelliğinin zirveye ulaştığı, adının dillerden dillere dolaştığı bir dönem. İstanbul eğlencelerinin, Sadâbâd güzelliklerinin ve Lale’nin zirvesine ulaştığı bir dönem.
66 sualde bir cinayetin nasıl aydınlandığını, olayın sadece bir cinayet olmadığını okudukça görüyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe siz de romanın içine giriyor, cinayeti çözmeye çalışan bir dedektif oluyorsunuz. Roman cinayetten uzaklaşıp aşkın derinliklerine girdikçe siz de cinayetten uzaklaşıyor ve gönlünüzde bir aşk acısı hissediyorsunuz.
Okuyanı kendine bağlayan bir roman. Adeta kahramanlarla birlikte yaşıyorsunuz olayları. Onların başına gelen bir şey sizi de derinden yaralıyor. Aşklarını derinden hissediyorsunuz. Bir lale soğanına, bir laleye verilen o anlamı siz de hissediyorsunuz hayatınızda.
Ve tabii ki tasavvuf. Aşk olur da, sevda olur da, inanç olur da tasavvuf olmaz mı? Kitabın kendisi başlıca tasavvuf zaten. Lalenin tevhid inancını simgelemesi, Allah’ın birliğini simgelemesi tasavvufun temeli değil mi zaten?
Derler ya gül peygamberi yani kesreti, yani çokluğu, lale ise vahdeti, tevhidi, yani birliği temsil eder… İşte bu yüzdendir ya bir lale soğanından ikiz lale üretilmez. Her lale tek ve kendine özeldir.
Bu romanın içinde kendinize de bir yer ayıran. Şüphesiz kahramanların gönlünden etrafı siz de seyredeceksiniz. Olanlara müdahale edemeyeceksiniz belki, ama onları yakından izlemekten de geri kalamayacaksınız.
Uzun süredir okuduğum ender kitaplardan bir tanesi Katre-i Matem. Ve bitirdiğimde sanki ömrümün bittiğini düşündüren bir kitap. Şimdi hangi kahramanlarla yaşayacağım ben? Şimdi hangi kahramanların özünü bileceğim…
Katre-i Matem – İskender Pala
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat*

* Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler asla bilemezler. Onun hangisi olduğunu ancak gama müptela olmuş âşık bilir.

HERKESE OKUMASINI TAVSİYE EDİYORUM.